NASIL KATILACAKSINIZ?

1 Hemen başvurunuzu yapın!
2 Eğitime katılın, başarılı olun!
3 Belgeniz adresinize gelsin.

Her tür soru, görüş ve önerileriniz için E-Destek talebinizi tarafımıza iletebilirsiniz. Teşekkürler!

MESAİ SAATLERİ;

Pts-Cu: 09:00 - 18:30
Cts: 09:00 - 16:00
Pazar günü sadece E-Destek!

Duyum ve Algı Ayrımı

Yazar: Psikolog / Pazar, 31 Temmuz 2016 / Published in international

Duyum ve Algı sözcükleri günlük kullanımda da psikolojide de anlamsal olarak çok farklı bir kullanıma sahip değildir. Her ikisi de nesneler dünyasını tanımada yer alan süreçlerdir; normal şartlarda her ikisi de öncelikle alıcı sinirlerin uyarılmasına ihtiyaç duyar; Duyum her zaman Algı’nın bir parçasıdır ve Duyum, yetişkin hayatta Algı olmadan var olamaz. Dolayısıyla duyum ve algı farklı mental olguların değil farklı bilişsel fonksiyonların adlarıdır.
Analitik bakış açısıyla yaklaştığımızda Duyum, Algı’dan son derece basit amaç ve içeriğiyle ayrılır. Duyum’un işlevi olguyla aşinalık ilişkisi kurmasıyken Algı’nınki olgunun bilgisine ulaşmaktır ve bu bilgi sayısız derecede komplikasyonu da içerir. Fakat Duyum için de Algı için de olgunun gerçek çevrede doğrudan doğruya var olması gerekmektedir; bu açıdan olgusu gerçek çevrede var olmak zorunda olmayan “düşünce” ve “kavram”dan ayrılır. Bu bölümde, daha çok Duyum ile ilgili genel soruları tartışacağım. Bir sonraki bölümde ise Algı ile ilgili genel soruların tartışmasını yapacağım.

Duyumun Bilişsel İşlevi

Saf duyum bir soyutlamadır; ve biz yetişkinler “duyumlar”ımızdan söz ederken şu iki şeyden birinden bahsediriz: ya belli nesnelerin nitelik ve davranışları (sert, sıcak, acı vb.) ya da nesnelerin diğer nesnelerle olan ilişkisine dair derin bilgi olmaksızın o nesnelerle ilgili sahip olduğumuz aşinalık. Mantıkçılar her zaman söylemin maddesel yanıyla nesnelerden edinilen ilişkiye dair kısmının farkına işaret ederler; psikologlar da kural olarak nesnelerden gelen bilgiyle onların arasındaki ilişkinin farklı olduğunu kabul ederler. Işığı ilk kez gördüğümüzde, onu görmekten çok o oluruz aslında. Ancak ardından gelen tüm görsel bilgimiz bu deneyimin bize verdikleriyle ilgilidir. Işığı gördüğümüz o ilk anda kör olsak dahi ışığa dair hatıramız zihnimizde kaldığı sürece konunun özüne dair bir eksiklik yaşamayız. Görme engellilere özel okullarda öğrencilere sıradan okullardaki gibi ışık hakkında her türlü ders öğretilebilir; örn. ışığın yansıması, kırılması,spektrum, gökyüzü teorisi vs. Ancak, doğuştan görme engelli olup böyle bir kurumda en iyi eğitimli çocuk bir bebeğin, en az yönlendirmeli görüşün yarattığı bilgiye sahip olamamaktadır.Hiçbir kitap o çocuğa ışığın ilk bakışta nasıl olduğunu gösteremez. Ancak esas sorun, bunu kabul edenlerin, bunu düşüncenin bir parçası olarak kabul ediyor oluşudur.Örneğin diş ağrısını ele alalım. Bunu tekrar tekrar hissederiz ve evrende hep aynı şey olarak algılarız. Bu yüzden sanki diş ağrısı için aklımızda bir cep varmış da o cepte diş ağrısından başka bir şey olamazmış gibi düşünürüz. Bu cep dolduğunda diş ağrısı “duyum”udur ve ne tür bir diş ağrısı olursa olsun, tamamen ya da kısmen dolmak zorundadır. Bunun üstüne şu paradoks ve gizem doğar: Eğer diş ağrısı ayrı bir mental cepte hapsedilmişse, nasıl olur da başka şeylerle (cum alio) bilinebilir ya da diğer şeylerle ortaya çıkarılabilir? Bu cep hiçbir şey bilmiyor; zihnin diğer parçaları da diş ağrısını bilmiyor. Diş ağrısının diğer şeylerle bilinebilmesi bir mucize olmalı ve mucizenin bir aracısı olmalı ve bu aracı bir Özne ya da zamanın ¬¬ ve Bölüm X’da gördüğümüz gibi geri kalan her şeyin ¬¬ dışında olmalı.Gerçekler vardır, bir de “zihnî durumlar” ve ikincisi birincisini bilir ve bir zihnî durumun bir duyum olup basit acıyı bilebilmesi, onun bir düşünce olup bağlantılı şeylerden oluşan sistemi bilebilmesi kadar müthiştir.Duyumlar, bizi önce sayısız şey hakkında haberdar eder ve sonra aynı şeyleri tüm diğer şekillerde bilen düşünceler duyumların yerini alır. Ve Locke’un temel doktrini sonsuza kadar doğru kalır:“Her ne kadar bir şeyin diğeriyle kıyaslandığı hususlar, halilyle çok sayıda bağıntı olsa da bilgimize dair tüm materyali oluşturduğuna inandığım duyumlar ya da yansıtmalardan gelen basit fikirlerde son bulur ve bunlarla ilgilenir…. Duyum ya da yansıtmadan edindiğimiz basit fikirler bizim düşüncelerimizin sınırlarını oluşturur; bunun ötesinde, zihin ne kadar çabalasa da ne yoktan

bir şey var edebilir, ne de fikirlerin doğaları ve nedenlerine eğildiğinde herhangi bir keşif yapabilir.” (7) Beyin ile bilinç arasındaki bağlantı noktası temizlenmeden fikirlerin doğası ve gizli nedenleri çözülemez. Şu an söyleyebileceğimiz tek şey, duyumların bilince giden yoldaki ilk şeyler olduğudur. Algılar gelmeden önce duyumların gelmesi şarttır. Burada John Lock’u yine alıntılarsak: “Zihinde, herhangi bir çabukluk ya da düşünce çeşitliliği aracılığıyla basit bir fikir (yani duyum) icat etmek ya da şekillendirmek en yüce zekanın ya da en geniş anlayışın yapabilecekleri arasında değildir…. Ne zaman ki bir insan daha önce damağına hiç etki etmemiş bir lezzetin tadını, kokusunu, hissini tezahür edebildiğinde, kör bir adamın renklerle, sağır bir adamın ise seslerle ilgili fikirleri olduğu sonucuna varabilirim.” (9) Kavramsal olarak kör bir adam gökyüzünün maviliği hakkında her şeyi bilebilir ve ben sizin diş ağrınız hakkında her şeyi bilebilirim. Ancak kör adam maviliği, ben de diş ağrısını hissetmediğimiz sürece bu gerçeklikler boş ve yetersiz olacaktır. Bu maddelere dair insanın bilgisini gerçek yapmak için birilerinin maviliği hissetmesi, birilerinin diş ağrısının olması gerekmektedir. Duyumlar sabit taşlardır, düşüncenin başlangıç noktası (terminus a quo) ve bitiş noktasıdır (terminus ad quem). Amacımız, tüm teorilerimizle bu başlangıç ve bitiş noktalarını bulmaktır. Saf duyumlar sadece hayatın ilk günlerinde yaşanabilir. Hatıraları ve çağrışım kaynakları olan yetişkinler için neredeyse imkansızdır. Bir yenidoğan için ilk duyum Evren’dir. Ve sonradan gelip tanıdığı evren o kadar büyür ve kompleks hale gelir ki ilk durumu hatırlanamaz olur. Yenidoğanın bu uykudan bilince doğru uyanışında tüm “anlama kategorileri”nin bulunduğu bir nesneyle karşılaşır. Bu şey nesnellik (objectivity), birlik (unity), cisimsellik (substantiality), nedensellik (causality) özelliklerine sahiptir. Burada, genç anlayan kimse dünyasıyla buluşur ve bilginin mucizesi birden önüne serilir.

Bilginin Göreliliği

Bilgi Teorisi’nden (Erkenntnisstheorie) bunalmış olan okuyucuya söyleyebileceğim tek şey “Bende öyle!” fakat Duyum hakkındaki fikirler konusunda sözcüklerin ne anlama geldiğini anlamak için bilgi teorisi kaçınılmazdır. Locke’un öğrencileri imkansızı arayadursun, bizim bir araya gelmiş duyumlarım bizi daha entelektüel yapmayacağı konusunda ısrar etmeyi sürdürmeliyiz. Platon’un eski öğrencileri, istemeyerek de olsa Duyumlar’ın var olduğunu kabul ettiler ancak onu maddi,bilişsel olmayan ve değersiz bir şey gibi görüp ayaklar altına aldılar (11). Daha sonraki takipçileri ise varlığını tamamen yok saymanın yolunu arıyor gibiler (sy 10). Yeni Hegelciler (neo¬Hegelian) için ise tek gerçek bağıntılar/ilişkiler (relations) idi. “Bağıntılardan oluşan tüm değerleri gerçek kabul ettiğimizde geride hiçbir şey kalmadığını görürüz.” “Bir şeyden birçok bağıntıyı çıkardığınızda geriye kalan hiçbir şeydir… Bağıntılar olmadığında kendisi de hiç var olamaz.” (12) “Tek bir his gerçek değildir.” Bu alıntılar geç T. H. Green’e (13) ait. Duyumcu yazarlar kendilerinin de aslında sözde “Bilginin
Göreliliği”ne inanmadıklarını anlasalar Profesör Green’in doktriniyle özdeş fikirlerde olduklarını görebilirler. Bize, duyumların birbirleriyle olan bağıntılarının onların özüne ait bir şey olduğunu ve hiçbirinin boş bir içeriğe sahip olmadığını söylemektedirler. “Şöyle ki siyah sadece beyazın zıtlığında hissedilir ya da daha açık bir tonunun yanında; benzer şekilde bir ton veya bir ses ancak alternatif bir sesin yanında ya da sessizliğin yanında hissedilir. Uyaran etkisi devam ettikçe duyum kaybolur.”

Evrensel görelilik doktrininin çıkış aldığı iki ana unsur şunlardır:
1) Sahip olduğumuz var olan bilginin çoğunun şeylerin bağıntısı olduğuna dair psikolojik unsur
2) Duyularımız ve beynimizin değişim ve dinlenme periyodları olduğu yoksa hissetmeyi ve düşünmeyi keseceğimize dair fizyolojik unsur.

Bu iki unsurla görelilik doktrini ispatlanamayacağı gibi daha geçerli başka unsurlarla çürütülebilir.Şu an, Profesör’ün Bain’in söz ettiği “bir şeyin kendisine bakarak bilemezsiniz, onu ancak kendisi ve başka bir şeyle arasındaki farklarla bilirsiniz” noktasından çok uzağız. Bu doğru olsaydı tüm bilgi yapımız yerle bir olurdu.

Sayfa Başı